Şizen Ersoy: “Kolay değildir boşluğa adımlar atarak yaşamak. Zevklidir, heyecanlıdır, zıplatır insanı, sadece sen varsındır, geriye kalan herkes istisnasız detaydır.”

"Farkına Var" ve "Nirengi" kitaplarının yazarı Şizen Ersoy ile söyleşi..

0 223

Kendilerini “spiritüalist” olarak tanımlayan kişilerin gözlemlediğim kadarıyla dinleri, inançları, felsefeleri, yaşam biçimleri farklı farklı olsa da  ortak noktaları “ruh” denilen manevi unsurun varlığını kabul etmeleri… Spiritüalistlerin (ruhçular/tinselciler) bir kısmı ruhun sürekli ve tekrar bedenlendiğini kabul ederken bir kısmı da maddeciliğin karşıtı olarak alıyor. Neospiritüeller ise ruh ve maddenin ayrılığını değil, birliğini savunurlar, materyalist görüşten tümüyle kopuk ruhçuluğu eleştirirler.

Son yıllarda “spiritüel” kelimesini o kadar çok duyar oldum, spiritüel gruplara dahil olan o kadar çok insanla tanıştım ki bu konuda yazılmış bir kitapla karşılaşınca yazarınla röportaj yapmam farz oldu.

Şizen Ersoy

Şizen Ersoy‘un “Farkına Var” ve “Nirengi” kitaplarını kendime çok yakın buldum. Güzel bir yolculuktu onları okumak…

Nasıl bir uyanış içinde insanlık? Neden şimdi? Son yıllarda spiritüel dünyaya ilgi sizce neden bu kadar çok arttı? Kitap yazma noktasına nasıl geldiniz?

Madde ve mana alemini çoğu zaman keskin çizgilerle ayırmadım, ayıramadım. Yakın zamana kadar dengede titreşmesi gereken sarkaç -ki sağlıklı olan budur bana göre- madde, para, hırs, bencillik ve üstbeyne o kadar kaymıştı ki spiritüel kutba hızla savrulması kaçınılmaz hale gelmişti. Şimdilerde yaşadığımız abartılı tüm arayışlar hep bu dengenin sağlığını yakalamak üzere bilinçli veya içgüdüsel arayışlardır. Uzun yıllardır rüya ve yoga çalışmalarım zamanımın önemli kısmını ister istemez çoğunlukla spiritüel alemle içiçe geçirme ve yeterince gözlem fırsatı verdi.

Uyanış, mistisizm, spiritüel grupların da abartılı büyüyüşü, tabiri caizse köpük yapışı ve buradan bir pazar/piyasa yaratmaya gayret etmesinin de tehlikeli boyutlarda olduğunu görmemek mümkün değildi. Dışarıda olup biteni gözlemlerken sıra size de geliyor elbet.. Kendi beklentilerim, zaaflarım, insani tutkularımın ve yönetemediğim duyguların sarsıntı yarattığı bir süreç yaşadım. Ancak bu defa farklı hareket edecektim çünkü aynı tekrarları yaptıkça aynı yolları yürüyüp, aynı menzile varıyorduk. İşte o anda uzun bir izolasyon döneminden sonra tıpkı bir günlük tutar gibi samimiyetle “Farkına Var”ı yazmaya başladım. Bildiğimiz her şeyi unutarak, tıpkı bir çocuk, hatta bir bebek gibi yeniden deneyimleyebilir, yeniden sevebilir, yeniden keyfimizce seçtiklerimizle kendimizi yeniden inşa edebilir miydik acaba? Ve sonra yine bazı bildiklerimizden de feyz alabileceğimiz eski nirengileri de kullanabilir miydik?

“Anlamsız sözlerden oluşan mantralar yerine kendi dlimizde iyiliği, mutluluğu, huzuru, genişlemeyi, büyümeyi, güçlenmeyi destekleyen şarkılar olsaydı..” demişsin… Mantra meditasyonunu, kapitalist sistemin yüklemeye çalıştığı tek tip insan ve başarı dayatmasına benzetmişin. Çok yerinde bir saptama… Senin başarı tarifin nedir peki?

Aslında konu kendi içinde birbirine bağlı… Kasti olarak bizi tektipleştirmeye çalışan bir üst sınıf olduğuna pek inanmıyorum. Şikayet ederken “Sistem” diyoruz da, sistemi kendimizin oluşturduğuna pek az ikna oluyoruz. Oysa sistem kim? Bu soru da beni derinden sarsan sorulardan birisidir. Açıkçası kendi kendimizi tektipleştirme  ve normalize etme çabasındayız sanki. Özeniyoruz, orijinalliğimizi kaybetmek uğruna gördüğümüzü yapmaya hevesleniyoruz, sormuyoruz, sorgulamıyoruz veya yine öbür uca salınıyoruz. İsyan ediyoruz, eleştiriyoruz, hiçbir şeyi beğenmiyoruz, hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. Bu iki zıt kutup da aynı şeydir. Hızla yayılan yoga furyasında da 3-5 günlük sertifika programlarına talebi, bir gurunun etrafında diz çöküp oturmaya hevesli gurupları, özellikle hükmedilmeye örtülü merakı gördükçe isyan eden tarafım iyice harekete geçti sanırım. Bana göre bütün bu olan bitenin eski modelde mürid-mürşid ilişkisinden, cemaatçilikten pek de farkı yoktur. Sadece kılık kıyafet değişmiş, ama biat kültürü (ki insanoğlunun bunu kendisinin talep edip, bile isteye içine girmeye can atması inanılır gibi değildir) birebir aynı devam etmektedir. Bir fark da şu olabilir; eskinin yıllar süren eğitimleri günümüzde -tıpkı bir kariyer planlaması gibi- hızlıca mürşidliğe geçişin hevesi olabilir. Kısaca bir başkasının -bu başkası şunun gurusu, bunun şeyhi, şıhı da olsa- oluşturduğu sözcükleri tekrar etmenin çok boyutlu zararları olabileceği ihtimali oldukça yüksek.

Artık başarı tarifim oldukça açık sanırım :)) “Denge…!” Ama nasıl bir denge? Tamamen donmaktan bahsetmiyorum elbette. Dengelenmiş bileşimin momentum kazanması(devinimi) , kendiliğinden hareket edebilecek uyumu yakalaması. Bunu sözcüklere dökebilmek çok kolay değil. O hissi sadece doğada olan biteni, cıvıltıları, bir gündoğumunu, gün batımını, renkleri izlerken hissedebiliyoruz sadece belki de.  Kaossuz dönüşüm…! Mümkün mü? Bilmiyorum…

“Gerçeklerin farkına varmak” derken… Herkesin gerçeği kendine mi? Yoksa gerçek tek mi? Bu sorunun cevabı filozoflarda var.. Ancak ben seninkini merak ediyorum.

Sanıyorum herkesin gerçeği kendine. Yalnız bu cümle çok su kaldırır… ‘Herkesin gerçeği’ yerine  “Gerçek benim…! Peki ben gerçeksem sen nesin…?” sorgulamasına çok yakın olduğumuzdan eminim. Hayatın bir yerinde, bir gün bu soru mutlaka karşımıza çıkacaktır. Algılarımızın sınırlarını bilimsel olarak kabul ettiğimizde ister istemez mistik izahına da yaklaşıyoruz. Belki savaşları bitirebilecek kavrayış bu olacaktır. Benim hala umudum var. Bugün gerçek dediğimiz, sadece ortak kabullerdir.

Araya ne girerse girsin, sözüne kaldığın yerden devam etme yöntemin yürürlükte mi hala? Dikkatimizin kolayca dağılmasını önlemek için başka yöntemlerin de var mı?

Sözümün dikkatle dinleniyor olduğundan emin olmak istediğimde, evet öyle. Ama dikkatle dinletmek istemekten ziyade artık dikkatle dinlemeyi tercih ediyorum. Sözümü dikkatle dinletmek istediğim pek az insan, hatta bu pek az insanla pek az durum kaldı. Ama kaldı mı kaldı yani :)))) Olacaktır, olsun da zaten.

Rüya çözümleyicisi mesleğini anlatır mısın? Nasıl başladın? Nasıl eğitim aldın? Danışanların kimler?

Meslek demeyelim, rüya konusu başlı başına bir konudur. Ancak kısaca değinecek olursak çözümleyici en küçük bir yönlendirmede bulunmadan rüya malzemesini dinlemek, gerekli soruları -yönlendirmeden- sorarak danışanda belli bir farkındalık uyandırmak üzere aktif dinlemede olan kişidir. Çünkü bir rüya çoğu zaman görünürde olmayan, bilmediğimiz, unuttuğumuz, üstbeynimizle özellikle hatırlamamayı seçtiklerimizin altbeynimizce atılan çığlıklarıdır. Rüyalar konusunda yıllarca Nusret Kaya ile çalıştım. Elbette kendi rüyalarımla başladım. Diyebilirim ki bu konunun eğitimi bitmez, ancak farklı yaşamlardan farklı kişilerle çalıştıkça daha iyi tanıyıp daha anlaşılır hale gelmesine katkıda bulunabiliriz.

Yoga eğitmenlik bitirme ödevim olarak “Rüyalar”ı seçtiğimde, bu kadar uzun soluklu bir çalışma olacağını tahmin etmemiştim. Danışanların hemen hepsi de yoga öğrencileri veya yakınlarından oluşuyor. Aslında şimdiki zaman yerine Farkına Var’ı yazdığım sırada demeliyim. Şimdilerde yönlendirmeden soru sormanın dahi imkansızlığını kabul etmiş durumdayım. Bu tip şifa çalışmalarında ben-sen farkının ortadan kalktığı derin etkileşimler gerekli. Bu da hayli yorucu ve artık pek de tercih ettiğim bir çalışma değil. Bunun yerine alanın zaten gerekli durumlarda gerekli kişileri karşılaştırdığını, etkileşimin soyut alanda belki de biz farkında dahi olmadan gerçekleştiğini bildiğim için içim rahat.

Öyle bir yolculuk ki yürüyorum yol oluyor, ayağımı atıyorum merdiven altına geliyor sanki… Kimbilir belki de rüyanın dokusu bunu gerektiriyordur.

Bir kitabında “Üremek ve tüketmek için değil, anlamak ve yaratmak için buradayız” derken diğer kitabında “Boşluğa adımlar atmayı yaşam şekli haline getirmek”ten bahsediyorsun… Hangisi?

Hem o, hem o… her ikisi de. Birbirine karşı alternatifler olduğunu sanmıyorum bunların. Kolay değildir boşluğa adımlar atarak yaşamak. Zevklidir, heyecanlıdır, zıplatır insanı, sadece sen varsındır, geriye kalan herkes istisnasız detaydır. Boşluğun içinde bütün olasılıklar mevcut, biz bir kararla oradan bir olasılığı seçip alıp yeşertiyoruz sanki. Bundan sonra, boşluğa adımlar yerine kararlı, hedefe odaklı, ölçüp biçerek yaşanacak haller de değerlidir elbette. Önemli olan ne zaman koyvereceğimizi, ne zaman kararlarımızla yürüyeceğimizi ayırd edebilme becerisi sanırım. Yeniçağ öğretilerinin çoğunu bu nedenle benimseyemiyorum; “zihni bırak, kalbini dinle” iyi ama yeterli değil. İnsan olmak anlamak ve yaratmaya ortak olmak gibi geliyor. Aklı ve kalbi bir edebiliyor muyuz?… işte o zaman bu bir devrimdir.

“Seyri Süluk” nasıl gidiyor? Geldiğiniz noktadan memnun musunuz?

Çok yaşayın… 🙂 Bu terim sanki bir çocuk gibi, ya da bir kedi mi demeliyim bilemedim… Meraklı, inceleyici, herşeyi yeniden tanımlayıp, yeni anlamlar yüklemek peşindeki Mana’nın, bu işin profesyoneli birisine sorduğu masum soruya aldığı cevaptı. Halihazırda bu yolculuğunun Seyri Sülük mu veya ne olduğunu bilemiyor Mana (kitabın kahramanı)… Gelinecek bir noktanın varlığından da çok emin değil doğrusu. Memnun ve keyifli mi? Kesinlikle evet. Zaman zaman gündelik endişeler, derinlerden bir yerlerden çıkıp geliveren geçmişin hayaletleri yoklasa da “Her şey bu an için…”

 

“Alışılmıştan alışılmamış olana geçişte karşılaştığımız her eşiği bekleme yapmadan korkuyla ve coşkuyla seçmek ve geçmekti özgürlük.”

“Özgürlük kendi kendini ne zaman kontrol edeceğini ne zaman koyvereceğini doğanın ritmine göre belirleyen iç güçtü.” demişsin… Özgürlüğün tanımlarına yeni bir ekin var mı?

Hayır, henüz daha iyi bir anlatım biçimi bulamadım. “Korkuyla ve coşkuyla seçmek ve geçmek” evet ama iç huzuru ve güvenle dönmek eklenebilir belki. O zaman döndüğümüz bir yer olacaktır ama bu yer farklı bir yer olacaktır. Geriye değil, ileriye… Eşiğin geçilip yeni bir döngünün başlangıcı….

Yüksek bilinç ve tekamül bu olsa gerek…Üçüncü kitap hedefte mi?

Bu soru işte tam da “boşluğa adımlar atmakla, anlamak, anlatmak ve yaratmak için asılacağımız hallerin ideal bileşimi” ile ilgili. Yazmak benim için öyle bir hal ki, boşlukta nefes nefese dönmek gibi bir durum. Ancak bu hal söz konusu olduğunda, ancak yazmadan yapamayacağım bir dönem geldiğinde ve ancak ifade etmeden beklemenin imkansızlığını hissettiğimde yazabiliyorum. İşte tam da bu nedenle “Yazar değilim, yazmamak mümkün olmadığında içinden geçerek yaşarken bir yandan da yazıyorum” diyorum… Yalın bir cevap isterseniz “Bilmiyorum…”

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.