Zeynep Şankaynağı: “Etiketlere ve sınırlarına kıymet vermediğim için bunlar üstünde pek düşünmüyorum. Belli bir hissi, bir kaygıyı veya farkındalığı yaratıcı şekilde ifade edebilen herkes değerli benim için.”

0 164

Zeynep Şankaynağı’nın resimleri ile Datça’da tanıştım. Acıtan, ısıran resimler… Sistemin acımasızlığını ve insanın karanlık yönlerini vurgulayan imgeler.. Ardındaki sanatçıyı tanımak istedim. Resimlerinde kasveti yakalamayı başarmış sanatçının kendisi bir o kadar ferahlatıcı.. Tanımanızı isterim…

Datça’da yaşamak nasıl bir duygu?

Yaşamımı “Datça’dan önce” ve “Datça’dan sonra” olarak ikiye ayırabilirim. Burası benim hayatımı yeniden ele aldığım bir dönemi ve zihinsel sığınışımı ifade ediyor. “Datça zamanı” denen frekansa ayak uydurduktan sonra düşüncelerim daha berrak ve hayat daha basit hale geldi.

Eserlerinizde beslendiğiniz kaynaklar neler?

Genellikle beni yaralayan kavramlardan besleniyorum. Sorguladığımda bana acı veren çarpık sosyal düzen, adaletsizlik, sömürü gibi olgulardan ilham alıyorum. Kurduğumuz sistemde çok güçlü bir acı var; resim yapmak, buna katlanabilmemi ve yaşamaya devam edebilmemi sağlayan yöntemlerden biri. Resim ile insanlara hislerimi aktarabiliyor, izleyicinin de, bir an için, ışık tuttuğum konuyla ilgilenmesini sağlayabiliyorum. Çok önemli bir paylaşım biçimi bu; sanırım aynı zamanda bir çeşit terapi. Datça’da geçen 4 yılın ardından doğaya özgü kavramlar da içimi kıpırdatmaya başladı. Doğanın bana verdiği varoluşsal farkındalık ve hiçlik duygusunu son zamanlarda oldukça ilham verici buluyorum.

Resimlerinizin tasarım ve yaratım süreçlerinden bahsedebilir misiniz? Nasıl ilerlersiniz genelde?

Resimlerim hep bir anda ortaya çıkar. Birikmiş bir duygunun görsel ifadesi üzerinde yoğunlaşmam sonrası kendiliğinden oluşuyorlar. Bunun için içimdeki karmaşık imajları tahlil etmem gerekiyor. Ben her hissi aynı zamanda biçimsel olarak kafamda yaşadığım için kendimi dinliyor ve imgeleri içimden çekip çıkarıyorum. Hislerimin zihnimde resmedilmiş yansımalarını dışa vurmak aslında yaptığım iş; herhangi bir tasarım süreci gerçekleşmiyor.

Çalışmalarınızın zaman içindeki gelişim ve değişimini kendi gözünüzden aktarabilir misiniz?

Tecrübe ettiğim her şey beni başka biri yapıyor. Bu değişim elbette işlerimde de kendini gösteriyor. Datça’da yaşadığım hayat beni daha önce varlığından bihaber olduğum boyutlarla karşılaşmaya, onları önemsemeye itti. Hayata bakışımın değiştiğini, sadeleşme sürecimin ve varoluşsal düşüncelerimin resimde de kendini göstermeye başladığını görüyorum.

Mimar ve ressam kimlikleriniz birbirinden nasıl etkileniyor?

Tüm sanat dallarını bir bütün olarak algılıyorum. Disiplinler arası beslenme kaçınılmazken bu iki kimlik de hiç kuşkusuz birbirini etkiliyor. Mimari eğitim ile iyiden iyiye şekillenen analitik bir düşünme yapım var. Bu, tasarım sürecinin olmazsa olmazı niteliğinde bir özellik olması ile birlikte, resimde de benim için çok faydalı bir araç. Az önce bahsettiğim hislerimi analiz etme yöntemi tam da bunun yansıması. Mimarlıktaki minimalizm kaygımın, az laf ile çok şey anlatma hedefimin resimde de kendini gösterdiğini söyleyebilirim. Duyguları soyutlamak, fazla detaydan arındırmak çağdaş mimari ile oldukça örtüşür.  “Less is more (Az çoktur),” mimarlığımdan resmime uzanan bir ilke. Resimlerimde üç boyutlu dokular kullanmam da mesleki bakış açımla ile ilgili. Son zamanlarda bulunduğu mekân ile bütünleşmiş hissi vermesini planladığım bir seri üzerinde çalışıyorum; sıklıkla duvar boyası kullanmam, sıva etkisi veren dokulara yönelmem de bununla ilintili.

Tüm bunlar ile birlikte resim benim kişisel özgürlük platformum. Mesleki hayatımdaki detaycılığım resimde kayboluyor. Kendimi akışa bırakmayı seviyorum. Mimari projelerde her mekanı en küçük ayrıntısına dek tasarlama prensibine sahip, ölçülü, özenli ve hatta obsesif; resim yaparken ise plansız ve detaysız çalışmayı seven biriyim. Yani kurgulama yöntemim ve ilkelerim mimarlıktan besleniyorken, onu ortaya koyuş biçimim tamamen farklı.

Resmin mimarlığıma katkısını ise yadsıyamam. Mimari perspektifimdeki sanatsal altyapı resimle doğrudan ilişkili. Elim kalem tutmaya başladığından beri, yani kendimi bildim bileli resim yaparım. Hep güzel sanatların bir dalı ile uğraşacağım düşünülürken, bir noktada mimarlığa ilgi duydum ve hayatımı o yönde planladım. Mimarlık üç boyutlu düşünme yeteneği ve teknik bir kafa gerektirdiği kadar yaratıcı olmayı ve sanatsal kabiliyeti de gerektiriyor. Bu açıdan aşık olduğum bir mesleğim var. Böylelikle hem içimdeki “nerd”ü tatmin edebiliyor hem de sanatın ayrı bir formunu pratik edebiliyorum.

Sanat ve sanatçı tanımlarınızı alabilir miyim?

Etiketlere ve sınırlarına kıymet vermediğim için bunlar üstünde pek düşünmüyorum. Belli bir hissi, bir kaygıyı veya farkındalığı yaratıcı şekilde ifade edebilen herkes değerli benim için.

Mutluluk ve sanatı nasıl ilişkilendirebilirsiniz?

Mutluluk ve sanatı ilişkilendirebildiğimi söyleyemem. Kendi çalışmalarımın bana verdiği his daha ziyade bir ihtiyacın karşılanmış olması hissi. Bu nedenle beslendiğim kavramları tam olarak beni mutlu veya mutsuz eden şeyler olarak nitelendirmem doğru olmaz. Etkilendiğim eserler ise bana birbirinden çok farklı duygular verebiliyor. Sanatta mutluluk tek başına ne ifade eder ya da önemli bir şey midir, bilemiyorum.

Mekân – Sanat ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mekân tasarımı sanat ile doğrudan ilişkili. Tasarlanacak hacmin insan ruhu üzerindeki etkisini tayin etme işi sanatsal altyapı olmadan gerçekleştirilemez. İyi mekân, belirli bir ihtiyacı karşılamak için insanın estetik algısının ve hissiyatının gözetilmesi ile ortaya çıkar. Strüktür, form, oranlar, ışığın kullanımı, malzemeler, renkler, işlevler arası ilişkiler ve psikoloji mekân tasarımında etkin araçlar. Sanat ve bilimin harika biçimde harmanladığı bir şey mimarlık. Bu konuyu Auguste Perret çok iyi özetler “Mimarlık, mekânı örgütleme sanatıdır”. Buna katılmamak ne mümkün! Frank Lloyd Wright’a sorarsanız her büyük mimar -kaçınılmaz olarak- büyük bir şairdir; zamanını, gününü, çağını yansıtmanın büyük bir özgün yorumcusu olmak zorundadır. Hegel’e göre ise mimarlık bütün sanatların anasıdır. Ben de mekân tasarımını sanattan bağımsız düşünmenin mümkün olmadığı kanısındayım.

Eserlerinizin nerelerde yer almalarını isterdiniz?

Benim için bir eserin amacına ulaşması için bir duygunun karşıya iletilebilmesi gerekir. İzleyici niceliği veya sergileme alanı niteliği mühim değil; yeter ki hissin aktarıldığını göreyim. Dolayısıyla sergiler sonrası aldığım geri dönüşler çok değerli. Bu etkileşimi yakalayabileceğim her yeri önemsiyorum.

Zeynep Şankaynağı  www.za-as.com

2008 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nden birincilik derecesi ile mezun oldu. 2008-2014 yılları arasında Erginoğlu & Çalışlar’da proje mimarı ve proje yöneticisi olarak çalıştı. Burada yer aldığı projelerden Tarsus Sev İlköğretim Kampüsü 2010 yılında Proje Dalı’nda Ulusal Mimarlık Ödülü’ne ve 2016 yılında Yapı Dalı Başarı Ödülü’ne; Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nde finalist olan Bakü New Power Station yapısı ise 2015 yılında Almanya’da Iconic Awards Ödülü’ne layık görülürken; Doğa Dragos projesi 2012 World Architecture Festivale’de finale kaldı. Proje ve tasarım sürecinde önemli rol üstlendiği KA Evi, 2016 Türkiye Mimarlık Yıllığı’na seçilmesinin ardından, World Architecture Community tarafından düzenlenen WA Awards 2017’de iki uluslararası mimari ödüle layık görüldü.

2014 yılında Datça’ya yerleşti ve aynı yıl Ayça Taylan ile İstanbul merkezli mimarlık ve sanat pratiği ZAAS’ı kurdu. Ismob Fuarı’nda Yataş için Yerce Mimarlık ile tasarladıkları fuar standı ‘En iyi Stand’ ödülü aldı. 2016 yılında yine Yerce Mimarlık ile gerçekleştirilmiş olan Studio Loft, Türkiye Mimarlık Yıllığı’na seçilmesinin ardından, World Architecture Festival 2017 bünyesindeki Creative Re-Use kategorisinde finale kaldı. 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.